14 Temmuz 2019 Pazar

kör heves

"Bir insanın hevesleri ancak bu kadar köreltilebilirdi!"

Bugün kurdum bu cümleyi. Ben kurdum. Tahmin edersiniz. Ne yaşamış olabileceğimi, hangi durumlarla karşılaşmış olabileceğimi falan filan. Hayatlarımızda illa ki biri olur değil mi bizi aşağıya çeken? Enerjimizi düşüren, hayallerimizi baltalayan, heveslerimizi körelten...

Daha bugün okudum bir yerde. Birine hevesle bir şey anlattığımızda karşımızdaki kişinin bizimkine paralel tepkiler vermemesi sonucu anlatma hevesimizin kaçması durumunun bir adı varmış. "Exulansis"miş. Vay canına diye düşündüm. Bunun bile bir adı varmış. Hep de başıma gelir. Artık bu gibi durumlarda "exulansis oldum" diyebilirim o halde.

İşte bu bilgiyi okuduktan belki de birkaç saat sonra en baştaki cümleyi kurdurttular bana. Şu hayatta öğreneceğim çok şey var. Önce her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Sonra beklenti sahibi olmamayı öğrendim. Şimdide hevesli olmamayı öğrenmem gerekiyor galiba. Böyle mi olmalı yani onu da bilmiyorum. Çünkü hevesin kırılması da bu ilk ikisine biraz eşdeğer sanki. Bunun üzerine de ayrıca düşünmeliyim belki de. Öğrenecek daha çok şeyim var ama orası kesin. Bilmediğimiz ne kadar çok şey var şu dünyada... 

13 Temmuz 2019 Cumartesi

yuvarlağın köşeleri

"yürüdüğün yoldan başladığın yere döneceğin varsayımından hareketle, yürürken köşe dönüyor olmaksa da yaptığın,çemberinden sıyrılıp metrelerce, zamanlarca uzaktan baktığında, yürüdüğün şeyin hiç köşesi olmadığını görürsün. sen hayat bittiğinde milyonlarca köşe döndüğünü söylerken, metrelerce, zamanlarca uzaktakilere göre yaşamış ve ölmüşsündür."

özdemir asaf

9 Temmuz 2019 Salı

ölmeyecek kadar yaralıyım


Ah kadın!
İyi ki bu dünyadan geçmişsin.
Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar’a aşk şiirleri yazdıran imrenilesi kadın.
Üstüne söylenecek pek bir şey yok.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

oblomovluk


"Bir varoluş trajedisi olan Oblomovluk, bilinçli bir tembellik/atalet halidir. Bir uyuşukluk değil, aksine fazla uyanıklık, her şeyin farkında olma, bir adım ötesini görme halidir. Ancak tüm bu farkındalık dolayısıyla sonunu gördüğü yolda ilerlemek istememenin getirdiği bir tükenmişlik ve kendini gerçekleştirememedir. Sosyal yaşamdan kopuş, topluma uyum sağlayamama, bilinçli bir vazgeçiştir. Handiyse ölüme eş bir uyuşukluk hali; bir başka deyişle yaşarken ölmektir."

Bu alıntıyı ilk okuduğumda çok etkilendim. Sanki bana benziyordu. Biraz korktum açıkçası. Gonçarov, Oblomov romanında anlatıyor bu çağımızın toplumsal hastalığını. Eserin kahramanı Oblomov'dan yola çıkılarak bu duruma -belki de hastalığa- oblomovluk denmiş sanırım. Kitabı okumadım. Okumayı istiyorum. Hem de şiddetle. Bakayım o ben miymişim, değil miymişim?

Bir de şunlar var;


"Yerküre üzerindeki her insanın içinde bulunan/bulunabilecek bir karakter olarak karşımıza çıkıyor İlya İlyiç Oblomov, kitabın kahramanı. Zira Gonçarov’un bu ölümsüz eserinin kahramanı da Don Kişot gibi, Hamlet gibi ve daha nice klasik kahramanlar gibi insanlığın bir hali ile yüz yüze getiriyor bizleri. Sürekli düşünen ancak bir türlü harekete/eyleme geçemeyen Hamlet gibidir Oblomov; her daim yeni projeler üretir ama gelin görün ki bunları bir türlü hayata geçiremez. İleri mi atılmalı yoksa olduğu yerde mi kalmalı; bu konuda kafası sürekli karışık ve kararsızdır. Bu varoluş trajedisi noktasında, Hamlet’in “var olmak ya da olmamak” sorgusundan daha derin bir açmaz içerisindedir.
Çünkü Oblomovluk hastalığının pençesine düşmüştür. Sınırsız hayal gücü, kurulu bir saat gibi işler ama hayaller hiçbir zaman gerçeğe dönüşmez; bir hayal denizinde boğulur Oblomov. Sürekli bir düşünme ve plan yapma döngüsü içerisindedir.
O düşünedururken zaman ve hayat azgın bir nehir gibi hızla akıp gider doğal olarak.
Ancak bazı zamanlar, içinde bir yerlerde pusuya yatmış olan türlü meseleler ansızın Oblomov’u o derin gaflet uykusundan uyandırır ve korkunun kucağına bırakır. İşte o anlarda; “Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmeden geri kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanır. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanır; kendi hayatını yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görür. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı sezer."
Günümüz oblomovları ise;
"Onlar dünyada olup biten her şeye karşı ilgisizdirler, tam bir atalet miskinlik hareketsizlik içindedirler. Duyumsamazlıklarının nedeni kısmen nesnel konumlarından kısmen de ahlaki gelişimlerinden kaynaklanır. Bir şey yapmaya alışmamışlardır dolayısıyla neyi yapıp neyi yapamayacaklarını tam olarak belirleyemezler. İstekleri hep biçimseldir ve istek olarak kalır.
Hayal kurmayı çok severler ve hayallerinin gerçekle yüzyüze gelmesinden de öylesine korkarlar. Başkalarının aklını kendilerine mal etme konusunda da üstlerine yoktur hemen hemen hepsi kendilerini aşağılamaktan hoşlanırlar ama bunu karşısındaki kişiden övgüler almak için yaparlar. Yaptıkları hiçbirşey içlerinden gelerek değildir. Ne yapıyorlarsa dışsal zorunlulukların dayatmasıyla olur.
Oblomovlar hayatta herşeyden şikayet ederler. Onlara şunu sorun: Bunların böyle olmaması için ne yapmalı? Karşılık veremeyeceklerdir. Çünkü ne yapılması gerektiğini dair en küçük bir fikirleri bile yoktur. Bu kez siz onlara ne yapılması gerektiğine dair çok basit bir yol gösterin yanıtları hazırdır. İyi ama böyle birdenbire olur mu? Bu böyle gelmiş böyle gider. Yok kardeşim bu toplumda hiçbir şey düzelmez?
Goncarovun bu romanında çağımızın toplumsal eğilimlerini buluyoruz. Aynı zamanda kendimize dair ipuçlarını."
Yok ben bu kadar da değilim. Ama bu kitap okunacak. Okuyan varsa buyursun.

2 Mart 2019 Cumartesi

kabullenmek

"Teşhis koymaktaki güçlük, kabullenmeyi geciktirmeye yönelik umutsuzluktur!"


Okuduğum kitapta geçiyordu bu söz. Okuyunca uzun uzun düşündüm. epeyce bir süre devam edemedim kitaba. Beni aldı götürdü.

Bir şeylere teşhis koyamayışımızın asıl nedeni kabullenemeyişimizmiş aslında. Kabullenmek istemediğimizden... O yüzden teşhis koyamıyor, kesin bir kanıya varamıyor, sürüncemede bırakıyoruz bazı şeyleri. Ama bu sözdekinin aksine, ben umut var olduğu için bazı şeyleri geciktirdiğimizi düşünüyorum. Belki olur, belki düzelir, belki bir gün... Belki. Belki. Belki. Bir umut var ki bekliyoruz. Apaçık ortada duran şeyi görmezden geliyoruz. Kabullenmiyoruz.

Kabullenmek. Ne büyük kelime!

9 Şubat 2019 Cumartesi

aklını ikna etmek


Bu günlerde düşünmemeye çalışıyorum. Nasıl düşünülmez, hiç bilmiyorum ki. Ama yine de çabalıyorum. Boş zamanlarında kendi kendine konuşan biri, dolu zamanlarında da aklından konuşur. Yani ben öyleyim. Hiç susturamıyorum aklımı.Başka şeylere odaklanmaya çalışıyorum, evet. Yapıyorum bunu fakat ne kadar başarabildiğim tartışılır. Belki de odaklanma sorunum vardır, olabilir yani. Onu da bilmiyorum. Mesela bir yazı okurken ya da yazarken ortamda başka ses varsa o işi yapamam. Kafam karışıyor. Arabada kitap da okuyamam ben. Tv izliyorsam mesela, düşünmeye mi başladım, tv'yi kapatıp düşünmeye devam ediyorum. Aklımı ikna etmeden bana rahat gelmiyor. Aklını ikna etmek. Var mı böyle bir deyiş? İlk defa ben mi söyledim acaba. Şimdi de oturup bunu düşünüyormuşum. Şaka şaka. Ama insanları çok taktığım doğru. İnsanları ve olayları fazla fazla takıyorum. Nasıl bunu yapmayı bırakırım rım rım rım

8 Şubat 2019 Cuma

mut

Biri bana bir zamanlar sormuştu "Mutlu olmanın yolunu biliyor musun?" Ben de birkaç cevap vermiştim fakat doğru cevabı bulamamıştım. Sonra cevabı söylemişti. Cevap şuydu: "Mutlu olmanın yolu mutlu etmektir." O günden beri hep düşünürüm. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, başkasını mutlu ederken ya kendimiz mutsuz oluyorsak? Görüş ayrılıkları sebebiyle karşındakinin mutluluk anlayışı sana uymuyorsa yine de onu mutlu etmeye çalışılmalı mıdır? Cevap evet ise, bunu bana söyleyen kişi şimdi neden benim mutlu olacağım şeylerle beni suçluyor? Neden beni mutlu edecek eylemlerde bulunmuyor? Artık mutlu olmak istemiyor mu? İnsan çok garip bir varlık. Hiçbirimiz ne istediğimizi bilmiyoruz. Bilmeyeceğiz de.

insan üzerine

İnsanın bu dünyaya gelişi tek başına olduğu gibi, yaşarken de yalnız kalıyor maalesef. Etrafında kim olursa olsun yalnızsın işte. Ailen bile bir yere kadar. Bırak eşi,dostu,kardeşi... Ama sen napıyorsun? O çok sevdiğin insan için hayatını değiştiriyorsun. Birdenbire. Ve sonra? Her şey alt üst. İşte hayat öğretiyor. Kafasına vura vura öğretiyor insana. Tecrübe. Tecrübe diyorlar buna. Ah ne büyük kelimeymiş meğer. Ne içi dolu kelime. Bilemiyor insan başına gelmeden. Tecrübesizken zırvalık geliyor. Ama tecrübeyle sabit. İnsan ne olursa olsun vazgeçmemeli hayatından, kendinden, hayallerinden. Hem de hiç kimse için! Çünkü değmiyor. Az önce bir programda izledim. Adam diyor ki "Küçüklüğümüzden beri bize hep aman yavrum bencil olma diye öğüt verildi. Oysa ki çok yanlış. Bencil olmalı insan. İnsan önce kendi ihtiyaçlarını bilmeli, kendini mutlu etmeli ki başkalarına faydası dokunabilsin, onları mutlu edebilsin." Sonuna kadar katılıyorum. Şöyle de ekledi "Karşındakini mutlu edeceksin diye kendinden ödün vere vere kendini mutsuz ediyorsun ve karşıdakini mutlu etmek zaten hayal oluyor." Sevgi ve aşk üzerine düşündüm bu gece. Gerçekten var olup olmadıklarını sorguladım kendimce. Aşkın olmadığına ikna olur gibi oldum. Ama ya sevgi? Sevgi de olsa olsa ancak bir annenin yavrusuna duyduğu sevgi olabilir. O da kendi canından kanından olduğu için. O kadar. Bunun üzerine biraz daha düşüneceğim. Ne acı ama.